20 Mayıs 2017 Cumartesi

Benden Bizden-2

 BENDEN BİZDEN-2
Her ne kadar sıkıntılı günler geçirsek de evimizde her daim birbirimizi neşelendirmeye çalışırız. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da bazen sıkı gülme krizleri yaşanır. Gerçi yaşarken oldukça komik gelen bazı olayları anlatırken nedense o anki komedisi kaçmış olur.

Kahvaltı sofrasındayız, bir yandan sabah haber programını izliyoruz, bir yandan birbirimize laf yetiştiriyoruz. Tv.de engelliler haftası etkinliklerinden bahsediliyor. Myna bir anda gözlerini kocaman kocaman açıp:
“haftan kutlu olsun!” diye çirildiyor 427’ye. 427 hevesle ellerini gösüyle göbeği arasında bağlayıp masum masum:
“Hediyemi isterim.” deyince Myna fıkırdıyor:
“Tamam, beyin alırım sana…” ve boğuşmaya başlıyorlar.



Otobüsteyim. İki liseli biniyor ara duraklardan birinde. Çocuklardan biri iki de bir:
“İhtiyarladık ya…” deyip duruyor. Dayanamıyorum ve gülmem sırıtmaya dönerken:

“Yaaa, çok yaşlanmışsın çoook, emekliliğine üç ay kalmış…” diyorum ve otobüsteki herkesle birlikte liseliler de kahkahalarla gülüyorlar.


Üç kızımdan ikisi olan 427 ve Myna aralarında bıdır bıdır konuşuyorlar, bir ara didişmeye dönüyor konuşmaları. Didişme itişmeye, itişme her zamanki gibi boğuşmaya döndü ve bu kez Myna galip geldi. 427 çömeldiği yerde acıyan dirseğini ovalarken:
“Kız olmasaydın görürdün gününü...


Avm’de İkram beyle dolaşıyoruz. İki genç hanım erkek iç çamaşırı reyonunda birbirlerinin kulağına fısır fısır konuşuyorlar. Bakınırken beni görüp fıtı fıtı yanıma koşturuyorlar ve:

“Afedersin abla, acaba bu iç çamaşırı benim kocama olur mu?
Önce bir duraklıyorum, sonra veriyorum cevabı:
“Ne bileyim yavrum, ben kucaklamıyorum ki adamı… Kucaklayana sor…”

Sitedeki komşularımdan biri elinde koca bir poşetle geliyor ve:
“Atık yağ bidonu nerde İkram Abi?” İkram bey bidonu göstermekle kalmıyor kapağını açıp atık yağ şişesini atmasını bekliyor. Kadın elindeki koca poşetten matruşka bebek gibi habire poşet çıkarıyor. En sonunda elinde kalan atık yağ dolu poşet iki tane faber kastel silgi büyüklüğünde yağ içeren poşet. Bunu görünce farkında olmadan:
“Bu kadar da çok atık yağ… Helâl sana…” diyorum. Komşu yeni bir gezegen keşfetmiş kâşif edasıyla:
“Di mi abla, boşa gitmesin dedimdi…” deyip gidiyor. İkram bey’e soruyorum:
“Sık sık atık yağ getirir mi?”

“İlk defa getirdi. Ben de poşette bayağı bir şey var sandım. Dağ fare bile doğuramadı.”  

9 Mayıs 2017 Salı

Hepsi De Beni Mi Bulur?




Dün Ejderhayı diş hastanesine götürdüm; olanlar anlatılmaz, kaçılır! Hastaneye gittik, çene cerrahisi için sıra almamız lâzım, kontenjan dolmuş ama doktorla konuşun kabul ederse birkaç kişiye daha sıra verebiliriz. Doktorla konuşuyorlar, öğrenci var mı içinizde sorusuna Ejderha ile bir üniversite öğrencisi ben diye cevap veriyorlar. Tamam diyor doktor, siz ikiniz gelin. Barkod alıp sıranın gelmesini beklerken klasik hastane bekleme muhabbetleri dönüyor.
Sağ tarafıma iki yaşlı bayan oturuyor, benim yanımdaki hemen lafa girmek hevesinde ama ben elimdeki kitaba gömülmüşüm. Kendi aralarında öyle bir iştahla ortak bir tanıdıklarını çekiştiriyorlar ki amanın yani. Aralarında gıybet ederlerken bir tanesi bir yandan da beni taciz ediyor. muhatap olmadan kendimi onlardan izole etmeye çalışıyorum. Kadın kararlılıkla beni de gıybetlerine dâhil etme çabasında. Üçer beşer dakika aralarla art arda ataklar geliştiriyor ve her defasında sessizlikle karşılanıyor.
Atak 1:
“Ay saat kaç acaba, saati soracak kimse de yok…” Bizden başka belki seksen kişi var o koridorda hâlbuki. Kafamı kaldırmadan kol saatime bakıp saati söylüyorum.

Atak 2:
“Okuyo musun?” Yine kafamı kaldırmadan:
“Hı hı…”

Atak 3:
“Ne okuyosun?” Gözlerimi kitaptan ayırmadan:
“Kitap…”

Atak 4:
“O incecik yazıları okumaya üşenmiyo musun?”
“Yooo!”
Atak 5:
“Gözlerin yorulmadı mı? Beş dakika ara versene…”
“……”
Atak 6:
“Tuvalet nerde, biliyo musun?”
Benden önce atlayan üç beş sazan tuvaletin yerini gösterip kadının atağını boşa çıkartıyorlar.

Atak 7:
Fakir ambarı görünüşlü bir çantadan ordu doyuran boy nane şekeri çıkartıp kitabın üstünden burnuma dayıyor:
“Alsana!”
“Teşekkür ederim, almayayım ben.”
“Ay al al, bişey olmaz. Doktora da nefesin tertemiz kokar.”
“Astımım var, nane şekeri atak başlatıyor, almayayayım.”
“Kız bi taneden bişey olmaz, bak taze taze.”
Tam o sırada karşıda bir yer boşalıyor ve ben kalkıp oraya geçiyorum. Kuyruk misali kadın da gelip yanımdakini kaldırıyor ve kendisi oturuyor. Anlaşılıyor ki iş inada binmiş. Son bir hamle daha yapıyor:
Ben okurken kadın bir anda neredeyse yere kadar eğilip elimdeki kitabın kapağına bakmaya çalışıyor, sonunda kadına bakıp:
“Teyze izin verir misin? Siz gıybetin dibine vurun durun, bana müsaade.”
“Ay terbiyesize bak, gıybet etmek kim biz kim?” Kadın birden şaşırıyor, çantasından yakın gözlüğünü çıkartıp bana bir de gözlükle bakıyor ve flaş açıklama geliyor:
"Aaaa, sen Fikriye değilsiiiin. Ben de bu savruk Fikriye yeni ceket mi, almış diyorum. E kızım baştan beri beni ne uğraştırıyon, Fikriye olmadığını söyleseydin ya!" dediğinde etrafımızdakiler yarılıyor gülmekten. 


Bu arada Ejderha psikopatlığın el kitabını yazıyor. Karşımızda bir kızcağız oturuyor, on sekiz- yirmi yaşlarında. Ama nasıl korkuyor, tir tir titriyor. Ejderha iki de bir ne kadar korktuğunu, içeri gireceği zaman kelime-i şehadet getireceğini, dua ettiğini filan söylüyor. Otuzlu yaşlarda bir hanım da:
“Aman ne var canım, küçücük iğne, senden büyük değil ya, ne korkuyorsun?” diyor iki de bir, sırası gelip de içeri girdikten birkaç dakika sonra çıkıyor ve:
“Ay Allah kahretsin bunları, sanki bahçe kazığı kakıyor, ne çok acıttı beee!” diyor titreyen kızı unutarak. Kızı çağırıyorlar, on dakika sonra ambulans gelip kızı alıp götürüyor. Kızcağız korkudan bayılmış.

Karşımıza bir hanım gelip oturuyor, kucağında dokuz on aylık bir bebekle. Bebek bir huysuz, kim laf atsa sevmek için, ciyaklıyor, solucan gibi kıvranıyor, kendisini geriye atıyor… Annesi sonunda çocuğun kafasına küçük bir şaplak atıyor ve çocuk kapatma düğmesine basılmış gibi susuveriyor. 

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Ben Oynamıyorum!






Son yazımı paylaştığımdan beri bir ay olmuş da benim Takvimden vakitten haberim olmamış. Neler geldi neler geçti bir fırsat bulup da anlatamadım. Efendim alın çaylarınızı, kurulun rahat koltuklarınıza ve dinleyin. Haa ben okuycam derseniz ona da eyvallah…
İkram beyin ağabeyi Ahkâm beyden birkaç yazımda bahsetmiştim. 42 kiloluk, 1.50 lik bir adamdır Ahkâm bey. Konuşurken sesini duyabilmek için işitme cihazı, olmadı gramofon hunisi kullanmanız gerekebilir. Ama atıp tutarken 1.70lik 90 kiloluk adam için “elimin tersiyle bir vurup duvara yapıştıracaktım da yanında eşi var diye sabrettim” diye anlatırken gülmemek için dudaklarınızı ısırmak yetmez yemeniz gerekir. Arkanızdan şöyle hızlıca geçse mahallenin tombalak kedisi mi geçti dersiniz. Hatta zannımca bu tombalak kedi bile tartıda Ahkâm beyi geçebilir. 
Bir önceki yazımı paylaştığım gecesi bir telefonla ayaklandık. Bir telefon nelere kâdirmiş bunu da gördük. Ahkâm bey gecenin bir vakti evdekileri ayaklandırmış nefes alamıyorum diye. Acile gidelim demişler de araba yok bunlarda. Birkaç yakınını aramış eltim, herkesin bir mazereti var. Yamsin beni aradı. Biz ayaklandık yola döküldük ama ben kardeşim Şöfer’i aradım. Benden önce sen yetişirsin deyince tamam deyip kapattı. Biz şehir girişinde tekrar aradık, acildeymişler.
 Neyse oksijen vermişler, iğne yapmışlar. Adam ferahlamış. Aldık eve geldik. Gündüz iyiydi, kalktık eve döndük. Gece aynı şeyleri tekrar yaşadık. Sabah yine aldık eve geldik. Yamsinle kardeşi Memo İstanbul’da Süreyyapaşa hastanesine götürdüler adamı. Astım var bronşit var, polen alerjisi var. Seni yatıralım demiş doktor. Eltim hem kalp hem şeker hastası, yalnız kalamaz, Yamsin’in küçük çocuğu var, iş yine bendeniz’in başına kaldı.
Beş gün sonra taburcu olunca evine götürüp bıraktık. Turp gibi olmasa da ezilmiş şeftali kadar iyiydi.
 Ohhh dedim evimde sırtım yatak görüp dinlenecek. Hevesimi geceye sakladım, İkram beyle avm’ye gidip biraz alış veriş yapayım dedim. Yolda bizim polis komşu Han kapısı aradı. Annesi Ankara’dan bunları ziyarete gelmiş, Han kapısı da Uzun da polis, görev var eve gelemiyorlar ama teyze evde fena olmuş. Sitemizde oturan doktor müsaitse bize götürebilir misin diyor. Hemen u dönüş yapıp soluğu Han kapısının evinde alıyoruz. Doktoru da getiriyor İkram Bey ama adam evde ne yapsa olmuyor. Diyor acile götürürseniz iyi olur. Bizim araba Myna’da, Myna okulda. Çakmak bey sağ olsun araba hazır diyor, bizimle birlikte acilde bekliyor. Gece ikiyi bir gıdım geçe Uzun telefon ediyor:”abla, hangi acildesiniz, geleyim…”
“Yok” diyorum “Doktor eve gönderdi, birazdan geliyoruz, sen eve git, bizi karşıla”
“Tamam” diyor Uzun, teyzeyi gelinine teslim edip eve geliyorum. Bu sefer de ben uykuya olta sallıyorum. Hangi cehennemin dibine kaçtıysa uykum gelmek bilmiyor. 
 Yorgunluk uykusuzluk derken benim tansiyon bu sefer oyunbozanlık ediyor. Bir acil de bu yüzden görüyoruz.
Evde bir gün dinleniyorum. Rüyamda telefon çalıyor, bizimkiler ayaklanmış, beni ne yapacaklarını konuşuyorlar. Lan! Rüya değilmiş ya…. Ahkâm bey daha önce olmadığı kadar kötü nefes darlığına tutulmuş, bu sefer doğrudan Şöfer’i aramışlar, hastaneye götürmüşler, ama hastanenin yoğun bakım servisinde yer yok, birkaç hastane aradıktan sonra özel bir hastanenin yoğun bakım servisine yatırmışlar. Bu durumda Calimero ne yapar? Yine eltisinin yanında nöbet tutar.
Görümcem Almanya’ya gidecek birkaç günlüğüne. Gelmiş Yamsin’e:
“Eğer baban ben gelmeden ölecek olursa hemen gömmeyin, beni bekleyin.” demiş. Bunu duyan Yamsin çıldırmış. Bizim bilmediğimiz bir şey mi biliyorsun; niye öyle dedin diye ortalığı birbirine katmış. Görümcemin bir şey bildiğinden değil de işte, laf ola beri gele, konuşmuş olmak için konuşmuş.
Bu hengame içinde günleri geçirdik ama benim tansiyon kimi fidayda oynuyor, demirağa, kimi zeybek… Kafasına göre takılıyor. Diğer görümcem Kepçe’ye nöbeti devredip üç mayıs Çarşamba günü eve gelebiliyorum. Kendimi yatağa bir atmışım, Perşembe günü anca uyanmışım. Telefon sesiyle gözümü bir açtım…

“Allahım, sen bana acı, n’olur kötü bir haber olmasın…” diyerek telefona baktım. Kızımcığım Myna arıyor. Açtım. Ses hem Myna’nın sesi, hem değil… böyle kötü bir sesle hiç konuşmamıştım kızımla… Başımdan aşağıya kaynar sular dökülerek konuştum:
“Anne, iyi misin?”
“Evet annem, ben iyiyim. N’oldu kızım, sesin çok kötü?”
“Anne, ayakta mısın?”
“Kızım n’oldu?” (Sesim titremeye başladı bile…)
“Anne, korkacak bir şey yok tamam mı, bak ben çok iyiyim. Sakin ol tamam mı.”
“Kızım….” (Burada boğaz düğümlenmiş, göz yaşları çeneye kadar inmiş bile)
“Anne ben çok iyiyim, hiçbir şeyim yok. Serdivan’da kaza yaptım, araba hasarlı, ama bak valla benim bir şeyim yok. Babama sen söyler misin?”
“Sen ara söyle, sesini duysun, içi rahat etsin.”
“Tamam.”
Araba hasarlı, sanayide. Kız şükürler olsun ki sağ salim eve, kollarımın arasına geldi.
Bundan başka, bir cenazeye, bir kendi düzenlediğimiz okul kermesine de katıldım.
 Bir aydır böyle fırtınalarda fındık kabuğu gibi savrulurken bloguma da arkadaşlarıma da uğrayamadım. Hiç mi boş zamanın olmadı diyebilirsiniz. Oldu, ama o zamanlarda da yoğun bakım bodrum katta, biz de hemen karşısında oturuyoruz, ya telefon çekmiyordu, ya şarjım bitmiş oluyordu, ya da münasebetsiz bir akraba yanımda oluyordu. Umarım affedilirim. 

7 Nisan 2017 Cuma

Kız Tavlama Stajı


 Üvey annem sık sık telefon edip hal hatır sorma bahanesiyle aramızdaki buzları eritme çabasına bir girişti, pir girişti. Tüm konuşmalarımız onun uzun uzun konuştuğu benim tek kelimelik cevaplarımla geçtiği halde kadın benden ona doğru esen kutup rüzgârlarını fark etmemiş gibi aramaya istikrarlı bir şekilde devam ediyor.





Dün yine böyle bir konuşmanın peşi sıra sitenin parkına çıktım. Kezo anne güneşi görünce atmış kendisini parka, hem çocukları izliyor, hem örgüsünü örüyor. Biraz lâfladık.





Afitap’la Binnaz da çocuklarla geldiler. Biraz çocuk mıncıkladım da sinirim geçti. Bir ara İkram Bey beni eve çağırdı, bir şeyler istedi. Geri geldiğimde Kezo annenin yanında iki tane sarıçiçek duruyordu. Biz sohbet ederken Mantar skuturuyla geldi. Dört yaşın verdiği enerjiyle bir koşturuyor ki. Afitap Kıvırcıkla avmye gidince Mantar yalnız kaldı ve bize sardı. O skutur ne hallere girdi anlatılmaz, skutura acınır. Bir ara Mantar yerde skutur bunun tepesindeydi. Bir ayağını skutura koymuş diğer ayağı yerde, skuturu şaha kaldırmış:
“Teyje, teyje bak, bu menim ösel hayeketim!” diye gösteriş yapıyor. Tabii Kezo anneyle ben öyle coşkuyla alkışlayınca oğlan da daha bir galeyena geliyor.
 




Bir ara durgunlaştı, yan gözlerle bizi bir süre süzdü, dönüp koşarak uzaklaştı. Birkaç dakika sonra elinde bir tane sarıçiçekle geldi. Çiçeği bana uzatıyor ama kafa baykuş kafası gibi nerdeyse üçyüzaltmış derece tur atacak.

Çiçeği alıp haytayı bir güzel öpüyorum. Ama oğlan halâ durgun. Bir süre sonra anlaşılıyor durgunluğun sebebi.

Elinde ikinci bir çiçekle gelip bu sefer çiçeği kucağıma bırakırken gözlerimin içine adeta özür dilercesine bakıyor. Kezo anneyle birbirimize bakıyoruz, çocuğu kucaklayıp yıkarcasına öpücüklere boğuyoruz.

Kezo anneye iki çiçeği bir seferde götürmüş, bana tek tek getirdi ya, o af dileyen bakışlar onun içinmiş. Biz oğlanı öpücüklerimizle

yıkadıktan hemen sonra gelen İkram beye olanları Kezo anne anlatıyor ve:

“Şu mantardan örnek al oğlum…” diye ekliyor. Ama İkram beyin cevabı gülmekten ağlatıyor:
“Lan mantar, oğlum kız tavlamak için yaşıtlarını seçsene! Nenenle teyzene böyle jestler yapıp bizim başımızı niye derde sokuyorsun?”
Bu arada bizim Ejderha gözlerinde değirmen taşı ağırlığında kalem rimel eyeliner üçlüsüyle apartmandan çıkıyor.
 “Kızım hayrola? Nereye böyle rakun gibi gözlerle?”
“Bakkala gidiyorum anne.”
“Hııı, iyiymiş, ben düğününe gidiyorsun zannetmiştim. İçim rahatladı.”
“Ne diyorsun anne ya?”
“Ne diyeceğim kızımcım, bakkala makyajsız da gidilir, bir daha görmeyeyim.”
“Korkma anne, yolda takılan erkek olursa yem bulmuş tavuk gibi koşmam.”
“Nasıl içim rahatladı bilemezsin…”
Ejderhanın gidişiyle polis komşu Han Kapısı ve eşi Uzun’un eve gelişi çakışıyor. Han Kapısı selam sabahtan sonra:
“Abla bak!” diyor önümüzde tamtur dönerken. “Nasıl kilo vermişim?” adam o kadar iri ki verdiği beş kilo pek de belirgin değil.
“Ya, evet” diyorum. “Yan durunca görünmüyorsun.” Uzun kahkahalar eşliğinde kendi dairesine yöneliyor.

28 Mart 2017 Salı

Benden Bizden


Annem yaklaşık on gündür bendeydi, bu gün saya söve gitti. Bir daha da gelmem diye yeminler ederek gitti.
Beş altı yıl önce annemin ikinci eşi öldü, cenazeye ben gittim ama İkram bey hasta olduğu için onu götürmedim. Kaç sene geçmiş hâlâ:
“Kocan cenazeye gelmedi!” Sonunda:
“Sen de onun karısının cenazesine gitmezsin ödeşirsiniz!” dedim. Şöyle bir durakladı, bir iki dakika düşündü, jeton düştü:
“Onun karısı sensin ya salak! Kendi kızımın cenazesine gelmiycem mi?”
“E napayım anne, geçmişin kavgasını yapıyorsun, daha ne diyeyim?”

Annemle sitedeki bir kameriyede oturmaya çıkıyoruz, bizi gören geliyor, duyan geliyor. Bir ara masadaki keki servis etmek için ayağa kalkıyorum ama gençler bana iş bırakmıyorlar. Ortaya toplanıp servisi hallediyorlar ama annem gülüyor. Ben sormadan kendisi açıklıyor:
“Kızlar yemlik başına toplanmış tavuk gibiler baksana. Biri gelsin de yemlesin diye bekliyorlar sanki.” daha annem sözünü bitirmeden kızlar birden dağılıverince bu sefer de:
“Tavuklara sansar girdi, kaçışıyorlar!!!”

Babamın elli ikinci gecesi için mevlit okunacak, kızların her biri üvey annemi sevmedikleri için ben gelmem deyip kaytarmaya çalışıyorlar, eltimin kızı Yamsin de:
“İstemiyorlarsa bana gelsinler yenge?” diye sorunca artık patlıyorum:
“İyi gidin Yamsin’e. sizin babanız öldüğünde ben de onun mevlidine gelmiycem!!!” Myna lafı yetiştiriyor:
“Senin öyle bir lüksün yok canım benim.” Anca jetonu düşen Yamsin:
“Aaaa! Uyanığa bak sen, benim amcamın mevlidine nasıl gelmezsin sen?” diye söyleniyor.

Tenbelağa ile telefonda konuşuyoruz:
“Abla bu anam beni deli edecek!”
“N’oldu ki?”
“Annemi karakoldan topladım!”
“Neeee! Neden? Ne zaman? Nerde? Nasıl? Kiminle karakolluk olmuş?”
“Sen de beş n bir k mı yapıyon ne?”
“Anlatsana be çocuk?”
“Gülşahla söz yapacaz diye alışveriş yaptığımız mağazanın sahibiyle karakolluk olmuşlar. Komiser çağırdı, mağazada taksit yapmıştık, anam dördüncü defa aldığı elbiseyi değiştirmeye gitmiş. Adam da abla sen bu elbiseleri cemiyetlerde giyip giyip geri mi getiriyon demiş. Ordan ötesi biraz karışık, valla ben de anlamadım. Karakoldan toplayıp getirdim, hırsını alamamış her halde evde çantasını geçirdi kafama. O çantada dambıl mı var ne var anlamadım arkadaş. Valla dünyam karardı. Anca geliyom kendime.”
“Annem napıyo şimdi?”
“Balkonda çay içiyo, napçak. Elalem içki içer millete sataşır, bizimki çay içince sataşıyor.”
“Ne yapalım ablacım, çıkmaz boya değmiş bir kere, ya değdiği yeri kesip atacağız ya da katlanacağız.”

“Öyle, yapçak bir şey yok.”


18 Mart 2017 Cumartesi

Buyrun Şenliğe!

Ah nerede vah nerede? Şimdi baktım buradaydı? Acaba nereye kayboldu? Ah nerede vah nerede? Benim huzurum nerede? Bulana kocaman bir ödül vereceğim. Bende bu felek varken daha neler göreceğim bilmem… Neyse kısa keseyim de Aydın abası olsun, kihkihkih…
Dün, yani Perşembe günü bizim Uzun’un kayın validesi gelmiş, gidip hoş geldin demek lazımdı, Kezo anneyle beraber gidip görevimizi ifa ettik. Dönüşte Balkız:
“Lan topaç, pardon Calimero, ben spora gidiyorum. Hadi kap bi havlu eşofman, arabada bekliyorum!” deyince itiraz etmenin hiç bir işe yaramayacağını anladığım için mehter marşı adımlarıyla düşüyorum Balkız’ın peşine.
Kursa İstanbul’dan bir hoca gelmiş konuk eğitmen olarak, gelmez olaydı. O ne endam, o ne beden? Eğer o kadınsa ben neyim niye uzuuun, felsefiiik bir düşünceye dalmak üzereydim ki, sağ tarafımdan cırtlak bir ses geldi:
Ay benim göbek çalışmam lazım!
“Ay benim göbek çalışmam lâzım!” Kıza bakıyorum, sadece kemikten mamul bir korkuluk, utanmadan göbek çalışmaktan bahsediyo… Utanmaazz!
Ter kan içinde tepikmekse tepikmek, sürüm sürüm sürünmekse sürünmek, o kırk beş dakika spor aktivitesini bitirdik, bitirdim. Bayıldım bayılacağım derken hoca birkaç püf noktası, tüyo falan verdi ama tepikmenin verdiği yorgunluktan mı nedir kalbim kulaklarımda trampet, yok yok kös çalıyor…
Eve geldik, baktım İkram bey sırra kadem basmış. Sordum, ablası telefon etmiş, bizimki de bir geceliğine gitmiş. Oh oh, kafa dinleme akşamı desene deyip tam duşa gireceğim, karşı daireye yeni taşınan komşu yine eşini
pataklamaya başlamaz mı? Ne yapmalı; kavgayı, daha doğrusu Cem’in Menekşe’ye kötek atmasını nasıl engellerim derken baktım güvenlik apartmana giriyor. Balkız çağırmış. Birinci katta dört daire var: Balkız bekar, onun karşısındaki Of’lunun kocası akşam vardiyasında, benim İkram Bey köyde. Bir Cem kalıyor, o da karıyı gebertmekle meşgul.
Güvenlik görevlisine kapıyı açan Cem höykürüyor:
“Kim şikayet etti laeayn bbeğenniiği?” o lafını bitiremeden neredeyse nefesinin kokusundan biz de sarhoş olacağız. Güvenlik görevlisi mırın kırın konuşmaya çalışıyor ama Cem’de dinleyecek hal yok. Gümmm diye kapıyı çarpıyor ve kaldığı yerden Menekşeye girişiyor. Bu sefer zile ben basıyorum. Kapı açılır açılmaz bant kaydı gibi carıldıyorum:
“Ay Cem bey, İkram bey köye gitmiş. Benim ejderha ateşlenmiş, (Ejderha omzumun üzerinden bizi izliyor bu arada) aman komşu nöbetçi eczane bul, ilaç al!”) Cem neye uğradığını şaşırıyor. Fırsat bu fırsat güvenlik görevlisi de bunu kolundan tuttuğu gibi çekip dışarı çıkartıyor. Cem dışarı, ben menekşenin yanına içeri… Kızcağız kapana kısılmış yavru fare gibi bir köşeye büzülmüş, titrerken dişleri kırılacak. Koluna girip bizim eve geçiriyorum. Kıza su, melisa çayı içirip biraz sakinleştiriyoruz.
Güvenlikte de Polis Uzun’un yine polis olan kocası Han Kapısı, Cem’i alıp yürüyüşe çıkıyorlar, adamı sakinleştirmeye uğraşıyorlar. Cem güvenlikte sızıp kalıyor. Menekşe nihayet toparlanıp kendi evine gitmek için kapıyı açtığında iki tane kelli göbekli polis apartmana giriyor.
Menekşe, korkuyla bana bakarken polisler Binnaz’ın dairesini soruyorlar. Hobaa! Buyur buradan yak! Polisler Binnaz’ı karakola götürmeye kalkıyorlar, Mantar feryat figan apartmanı çınlatıyor, Yusuf ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Polisler karakolda öğrenirsiniz deyip Binnaz’ı paketliyorlar. Mantar’ı almaya çalışıyorum ki Yusuf karısıyla gidebilsin, ama çocuk çocuk değil, koala mübarek. Babasının gırtlağına bir yapışmış, az daha çeksem çocuğu Yusuf cansız devrilecek.
Bizim araba İkram Bey’de, Balkız’ın arabasını alıyoruz, polis arabasının peşine düşüyoruz. Mantar’la Yusuf’a şoförlük yapıyorum. Han Kapısı durumu öğrenince Uzun’u da ensesinden tutup peşimizden geliyor. Uzun, karakolda polis ya; bayan tutukluları arama, nezaretteyken nöbet tutma sırası Allah’tan Uzun’da.
Olay anlaşılınca feleğimizi şaşıyoruz: Yusuf’un o pek sevgili anneciği Asiye hanım, hasta komşusunu ziyarete gidiyor, otururken de koltuğun kenarına sıkışmış iki tane hap buluyor, ziyan olmasın diye de ağzına atıp yutuyor. Meğer haplar kalp ilacıymış ve Asiye hanımı adeta komaya sokuyor. Hastanede de Asiye hanımın kızı, annesinin kalp hastalığı olmadığını, daha bir gün önce kardeşi Yusuf’ta olduğunu söyleyince formalite gereği gelip Afitap’ı olası suçlu olarak gözaltına alıyorlar. Kadın, sabah kendine gelip de olanı anlatıncaya kadar Afitap nezarette, Mantar koala gibi babasının gırtlağında ben de nedense Mantar’ın dibinde sabahlıyoruz.

Sabah eve geldik, duş kahvaltı derken kafayı yastığa bir koymuşum, anca yeni uyandım.