7 Şubat 2018 Çarşamba

HAYAT BİZE Mİ GÜZEL?

5 Şubat Pazartesi itibarıyla Myna, özel eğitim okulunda sözleşmeli de olsa öğretmen olarak göreve başladı. Bunu 427’ye haber vermeyi mi kızı gıcık etmeyi mi planlamış anlayamıyoruz:
“Pazartesi işe başlıyom kız meendiz.”
“Nerde başlıyorsun?”
“Özel eğitim okulunda…”
“Oradaki çocukları kıskanma sakın senden daha zekiler diye…”
“Ehe ehe ehe, meendiz şaka yaptııı!”  Mühendis yerine meendiz denilmesine sinir olan 427 telefonu ablasının yüzüne kapatıyor.
Babasıyla gezmeye çıkmış olan Ejderha, ablasının kendi okuluna bitişik okulda görev yapacağını duyunca:
“Arada gelirim yanına, korkma!”
“Yalnız bu kim diye sorarlarsa “bu okula gelecekti ama yanlışlıkla yan tarafa kaydedilmiş, gerçek yerini arıyor” derim ama.” deyince kızıp odasına kapanıyor.
Haberi alan İkram Bey’se başka âlem… Salonun ortasında garip dans figürleri sergilemeye başlayınca ben:
“Annem, babanı da sizin okula kaydettirelim.”
“Yaşı geçmiş derler kıızz.” diyen Myna’ya cevap veriyorum:
“Siz onun boyuna bakmayın, ellibeş gösterse de zeka yaşı üç dersin. İnanmazlarsa ben gelir ikna ederim onları.”

Ahkâm bey, tekrar Myna’dan arabayı istemiş, Myna anahtarı vermiş ama arabada sekmemek için çareyi “benim işim var” deyip kaçmakta bulmuş. Akşam arabayı almaya gittiğinde artık Ahkâm bey nereye sürttüyse arabanın burnunda küçük bir sıyrık görüyor. Telefonda 427’yle konuşurken durumu anlatınca 427’nin yorumu:
“Voldemort gibi araba; burnu olmayan arabada nerde burun bulmuş da sürtmüş ki amcam?” oluyor.

Burnu sürtülen arabanın ön tamponu tek taraftan yerinden çıkmış, bizimki de tamirciye götürmek yerine telle kabloyla bağlayarak tutturmuş tamponu ama hafiften yamuk görünüyor. Şöfer görünce kafasını yana eğip bakıyor arabaya, çünkü olanlardan haberi yok…
“Abla; arabaya n’olmuş böyle?”
“Yüz felci geçirmiş…”

427 ile dip dibe oturmuş fokurdayan Myna’yı kızdırıyorum. Tepkisi şahane:
“427’yi kaldırıp kafana atasım var!”

Hava durumu haberlerinde dolu yağacak uyarısı yapılmış, Kızçe’nin kocası da bir çarşafı arabanın üzerine serip fazlalıkları da kapılara sıkıştırarak tedbir almış! Bunu gören İkram Bey’le Han Kapısı da tedbir alma gayesiyle arabaları bir sarıp sarmalamışlar, Afganistan’da kadınlar öyle sarınıp sarmalanmıyorlar… Sonuç: Dolu yağmıyor ama şiddetli rüzgârla birlikte yağmur yağıyor, arabaların üzerinde ne varsa savurup götürüyor; Kızçe’nin arabasında ise durum felaket; kapılara sıkıştırılan çarşaf emdiği bütün suyu arabanın içine sızdırıyor. Koltuklar Eber Gölüyle yarışacak kadar ıslak…

Ejderha “beni seviyor musun?” sorularına devam etmekte.
1)  “Anne kıııızz, duydum ki beni çok seviyormuşsun?”
“Kim söyledi o kuyruklu yalanı?”
2)  “Annecim annecim annecim, beni ne kadar seviyorsun?”
“İğne ucu var ya, he işte onun milyonda biri kadar.”
“Çok şükür, baya çokmuş!”
3)  “Anne beni seviyormusun?”
“Kızım bana yalan söyletip durma, çarpılacağım senin yüzünden.”
“Boşuna mı sorup duruyorum ben?”
“Pisliiiikkk!”
“Hehehe!”



28 Ocak 2018 Pazar

KUMPASSS!!!

Yarıyıl tatili için Adana’dan gelen 427 ayağını çok sürtmüş anlaşılan, gelenin gidenin sınırı yok; fırsat bulup da buralara gelemedim. Kızı sabahın ilk saatlerinde gönderdim, içim yanarak, burnumun direği sızlayarak. Ama kendisi mutlu olduğu sürece katlanmaktan başka bir seçenek yok.
Kardeşim Şöfer bir kaç kere geleceğim deyip her seferinde bir sebepten dolayı gidişimi ertelediğim için zaten bana kızgın. 427’nin geldiğini duyunca telefonda benimle kavga ediyor:
“Abla ne zaman geliyorsun?”
“Haftaya geliyorum canım yaaa!”
“Yalan!!!”
“Sonra yalanırım, şimdi konuşuyoruz…”
“………”
“Şöfer?”
“Sonra görüşelim abla…”   

Aynı kavgayı diğer kardeşim Tenbelağa ile de yapıyoruz. O da kızgın bir sesle ne zaman geleceğimi soruyor. Cevabımı alınca da:
“Yalan!”
“Senin de ağzın burnun var, sen yalan!”
“Hı?”

    Kuzenimle telefonda konuşuyoruz. Benim eski fotoğraflarımı görmüş, diyor ki:
“Abla ne güzelmişsin kız! Aslında biraz daha kilo versen yine fıstık gibi olursun valla!”
“Hı hı, fıstık gibi kısacık ve tombalak.”

“……”
“Neşe?”
“Kapat abla kapat! Kelimelerin bittiği yerdeyim.”

Benim kültür avcısı Kızçe, Bülbülü Öldürmek’i mahvettikten sonra Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi alıp gitmişti. Dün dahili telefon dururken pencereden anıra anıra beni çağırınca ben dahiliden arayıp ne istediğini soruyorum. Müsaitsem bana çaya geleceğini, kitabı getirip beğenirse yenisini alacağını söylüyor. Tamam diyorum ama, Bülbülü Öldürmek’in akıbetini gördükten sonra kafamda planımı yapmışım. (hahaha!)
Hemen Balkız’ın kapısına dayanıyorum. Balkız evde yok ama zaten benim de ihtiyacım olan Kezo ve onu da ite çeke benim eve getiriyorum. Kızçe geleceğini söylediğinde Kezo’nun zaten bende olduğunu düşünmesi gerek ki kurduğum kumpas elimde patlamasın.
Kızçe salına salına geliyor, elinde zavallı Beyaz Zambaklar Ülkesi… Kitap, basıldığı güne lanet okuyor olmalı, üzerine su dökülmüş, kitap şişmiş, bir de doğru dürüst kurutulmamış, bazı yerleri küflenmeye dönmüş. Cildi bozulduğu için de sayfaları kendilerini kitaptan dışarı fırlatıyorlar.
Kitabın halini gören Ejderha (ilk defa carlamasından memnunum)
açıyor bayramlık ağzını, benim sözde tüm çabalarıma rağmen de susmuyor. Kızçe renkten renge giriyor, Kezo oturduğu yerde fokurduyor, ben içimden kahkahalar atıyorum. Mutfağa kaçıyorum çay servisi hazırlama bahanesiyle. Kezo alıp alıp veriştiriyor Kızçe’ye. Bülbülü Öldürmek de garip bir şekilde çıkmış ortaya, Kızçe çay bile içmeden kitapları alıp gidiyor. İki gün sonra iki kitap da yepyeni halleriyle kitaplığımda yerlerini alıyorlar.
Eğer Kızçe’ye ben tepki gösterseydim, mali durumun iyi, iki kitabı mı kıyamadın diye yedi mahalleye lafımı ederdi, sonra uğraş millete laf anlatmaya. Benim yerime Kezo halletti bu sıkıntıyı.
Kezo evine giderken telefon Yamsin’in aramasıyla feryat figan bağırıyor. Yamsin yalvarıyor, ne olur köye gelin de gelirken de bizi alın, babam çok sıkıldı evde, oksijen makinesi olduğu için otobüsle yolculuk yapamıyoruz diye. Benim işim var diye gitmiyorum, Myna ve İkram Bey gidiyorlar. Akşam geldiklerinde İkram Bey başının yan tarafının şiştiğini söyleyince ne olduğunu sorma gafletine düşmüşüm:

İkram Bey’in ağabeyi Ahkâm Bey, araba kullanmayı pek sever ama arabasını satalı çok olmuş. Myna da iyi niyetinin yol açacağı sarsıntıdan habersiz arabanın anahtarını Ahkâm Bey’ verme hatasını yapıyor. Adamın yaşı ve hastalığı gereği refleksleri oldukça zayıflamış, gözler de pek iyi görmüyor; defalarca kaza atlatıyorlar, bir ara kasisten geçerken tam kasisin dibinde frene basıp bir de direksiyonu sağa sola sallayınca arabada bulunanlar ping pong topu gibi sekmişler arabanın iç duvarlarında. İşte bu arada da İkram Bey sol kulağının üstünü nereye çarptıysa şişmiş.



20 Ocak 2018 Cumartesi

KAÇ DİL?

Geçenlerde bir aile dostumuz yeni eşiyle bize oturmaya geldi. Beyefendi Eşme’den yılların komşuluğu yaptığımız bir ağabeyimiz, eşi hastalanıp da doktorlar çok yaşamaz deyince hemen arayışa girip şimdiki eşi hanımefendiyle görüşmeye başlamış, eşinin ölümünden birkaç ay sonra da evlendiler. Ben pek hoşlanmam beyefendiden ama geliyoruz deyince de gelme denmez, mecburen açtık kapıları.
Bayan pek hoş, naif bir Kırgız hanım… Türkiye’de ikinci evliliği imiş. Pek de güzel konuşuyor dilimizi. Bazı kaymalar falan oluyor ama genelde birbirimizi gayet iyi anladık. Ben mutfakta ikram tabaklarını hazırlarken Ejderha ile sohbet etmişler. Derslerden, gelecek planlarından falan bahsederken bizimkinin telefonu çalınca kadın şaşırmış. Çünkü zil sesi Kore gruplarından B.A.P adlı grubun son şarkısı Hands Up! Demek diyor hanımefendi doğu müziğini seviyorsun, o zaman bir de şunu dinle:
Dimash Kudaibergenov!!! Gesi bağları!!!! Dinle dinle bıkmıyoruz.
Bu arada bizim Afitap’ın  kayın validesi ile imtihanını canlı yayın izliyoruz. Sitemizde son trend pencereden camdan Kıvırcık’a:
“Tosunum!” diye avaz avaz bağırmak. Ondan esinlenen bazı site sakinleri de pencerelerden çocuklarına canhıraş feryatlarla eve gelmelerini, bakkala gitmelerini ya da ne bileyim kardeşine bakmalarını falan yırtınıyorlar. Sitenin geri kalanı bunları kâh uyarıyor, kâh tartışıyorlar ama ciyaklamalar kesilmiyor.
Balkız’ın annesi Kezo, Afitapla kayın validesini birkaç hanımı daha çaya davet etmiş, beni kusur bırakır mı, en son beni de bir emriyle kapısına dikiyor. Çaylar içilirken sohbet arasında Kezo,ortak bir konu bulabilmek için kadına hayvan bakıp bakmadığını soruyor ve bana muhteşem bir asist verdiğini bile bilmiyor.
“Lâfınızı bölüyorum ama bir şeyi merak ediyorum. Düve neye deniliyor, inek neye deniliyor? Aradaki fark ne?” Kadın tüm bilgiçliğiyle:
“Doğum yapmamış, danadan büyük dişi hayvana düve denir, süt vermez; doğum yapıp süt vermeye
başladı mı inek olur.”
“Hımmm, o zaman, tosunlar da büyüyünce öküz mü oluyor?” Kadın kıpkırmızı oluyor ve hop konu site seçimlerine geçiyor. Bana saldırırcasına:
“Ne o, İkram bey artık beceremiyor da yöneticiliği mi bırakıyor?”
“He teyze, o dediğinden.”
Birkaç gün sonra okulda aile birliği toplantısındayız. Toplantının ortasında içeri  peşinde Zaloğlu Rüsteml’le bir genç giriyor. Kanuni Süleyman genci tanıtıyor, okulumuzun halk dansları ekibini eğiten öğretmenmiş beş dili varmış… Başkanımız Erdem Bey atılıyor:

“Hele gel aç ağzını bakayım! Biz bir dili zor dolaştırıyoruz ağzımızda, sen beş dili nasıl dolaştırıyorsun?”

13 Ocak 2018 Cumartesi

ŞEYTAN AZAPTA GEREK

   Eski yazılarımı okumuş olanlar üvey annemle birçok tatsız tuzsuz deneyim yaşadığımı bilirler. Ocak ayının yirmi üçü, babamın vefatının sene-i devriyesi olduğu için kardeşim şöfer beni çağırdı, gel konuşalım, ne yapacağımıza karar verelim diye. 
   El mahkûm, kalkıp gittim. Sohbet muhabbet derken gerilere, evlenmemden önceki yıllara geldi lâf. Üvey annem bir dert yanıyor ki




abooov yani. Hani o yılları ben de yaşamasam diyeceğim ki kahrolsun Calimero!
Hadi diyorum, senede bir görüşüyoruz, büyüklük bende kalsın, susuyorum. Ama bir yere kadar. Bir ara bir lâf ediyor ve benim tepem Bayburt'a kadar atıyor. 
"-Ne? Ne dedin sen?" diye oturduğum yerden şöyle bir doğruluyorum ve kadın bildiğin yüz seksen derece dönüş yapıyor. 
   Benim suratıma bakınca birden günümüze dönmeye karar veriyor. Ama ben geçmişte kalmaya devam ediyorum. Ben de az cin değilmişim he...
   On dört on beş yaşlarındaydım sanırım. Almanya'da yaşayan halam tatile gelirken hepimize ufak tefek hediyeler getirirdi. Üvey anneme de pembe bir başörtüsü getirdi. Ama ne pembe, yıllar sonra hatırlayınca yine gözlerim de dişlerim de kamaştı bak şimdi. Benim analık bu başörtüsüne bayıldı. O başörtü evde kafasında, bakkala giderken kafasında, komşuya oturmaya giderken kafasında, çarşıya giderken kafasında. Velhasılı kelâm her daim o kafanın üzerinde o başörtü. Komşular takmamasını ima ediyorlar anlamıyor, babam takma diyor, inat ediyor. Mahallede alay konusu oluyor kadın. 
   Okul dönüşü bende flaş çakıyor. Eve girer girmez başörtüyü alıp inceliyorum:
 "-Çok da benziyor ama acaba?" deyince:
   "-Ne? N'oluyor?"
   "-Hı? Hi hiç bir şey!" deyip mutfağa kaçıyorum. Analık huylanıyor ama bana sormak da işine gelmiyor. Ertesi gün yine aynı olay tekrarlanıyor, ama bu kez:
   "-Ayyy! vallahi aynısı!"
Cümlesi sonrası mutfak yolu tutuluyor. Kadın bırak huylanmayı, tamamen pirelenmiş durumda. Mutfakta beni sorguya çekiyor ve güya istemeyerek anlatıyorum:
   "-Okulun sokağında bir dilenci kadın var, bu başörtünün aynısını takıyor..." 
   "-Haa! o muydu be! Bende bir şey var sandım!" diyor ama dilenciyle aynı şeyi kullanmayı kendisine yediremiyor ve o nükleer silah etkisine sahip başörtüsü bir anda yok oluyor.
   Yine aynı yıllar, benim küçüğüm olan kardeşim üç dört yaşlarında. Sokakta arkadaşlarından küfretmeyi öğrenmiş. Bizim salak da pardon üvey annem de çocuk küfrettikçe mest oluyor; kahkahalar, çocuğu onaylar tarzda kucaklayıp öpmeler falan sürekli. Bir yandan da güya çocuğu terbiye ediyor:
   "-Oğlum bak küfretme, Allah taş atar!" diye söylüyor ama onaylayan davranışlar yüzünden çocuk taş atma olayına hiç mi hiç aldırış etmiyor.  Köye, babaannemi ziyarete gitmişiz, çocuk evin önünde oynuyor, ben de bir iki metre ötede fındık ayıklıyorum.  Artık ne olduysa oğlan bastı kalayı, ama ne ana bıraktı ne ebe. Elimdeki fındığı o anki öfkeyle fırlattım... Dunks! Çocuğun kafasında seken fındık arkasında bir yerlere düştü, ama aynı anda elindeki taşlardan birini düşüren bıcırık taşın elinden düştüğünü fark etmeyerek kafasından düştüğünü zannetti... Koşa koşa eve giren zavallı kardeşim yatağın altına girdi ve yaklaşık üç saat boyunca da çıkmadı.  Küfretmeyi de bıraktı.  
Önce günümüze sonra da evime dönüyorum. Kahvaltı yapıyoruz. Kızlar benimle uğraşacaklar ya, elimi neye atsam:
Myna: “He tabi biricik kızın geldi ya; her bir şeycikleri ona yap sen!”
Ejderha: “O gideceeekkkk, sen yine bizim elimize kalacaksııınnnn!”
Ben: “Anne terliğini özlemişsiniz siiiizzzz!”
427: “Çatlamayın lan eziklerrrr! Ben kaç gündür annemsiz kahvaltı ediyorum, gözümde tüttü!”
Myna: “He he ondan… Özlediğin için kilo alıp geldin di mi?”
427: “Orasını karıştırma!”

Ejderhanın meslek seçimiyle ilgili konuşuyoruz. Bu arada Ejderha kriminolog olmak istiyormuş. Herkesin ortak düşüncesi “höynk”. Bu notlarla biraz zor dediğimizde atarlana atarlana evde yeni bir isim daha ediniyor küçüğüm Ejderha’m: Atar tutmaz!
Kahvaltıda bu konulardan konuşurken bir yandan da mutfaktaki Myna’ya dondurucudan tavuğu çıkarmasını söylüyorum ve Ejderha hepimizi dumura uğratan yorumunu ortaya bırakıyor:
“Laağğnnn! Derin dondurucu da bir çeşit morg ya!”
“Ne diyorsun kızım sen?”
“Öfff yaaa! Ne kadar ölü hayvan varsa doldurmuşsunuz morga: tavuk, balık, dana, hindi! Daha yok muydu?”
“Yakında bir de Ejderha yatacak o morgda. O zaman mutlu olur musun?”

İkram beyle Myna alışverişten gelmişler, Myna lavaboda, İkram bey gidip gelip kapıyı tıklatıyor ve:
“Hadi be, çıkmıycan mı?” diye kızı taciz edip duruyor. Sabrı taşan Myna, içeriden ciyaklıyor:
“Çıkmıycaaammm! Burada sabahlıycaaammm!”
“Nemkööörrrleerrrr!”

Taciz faslını bitirmişler, İkram Bey, ha bire tavuğu dolaba kaldırdınız mı diye soruyor, Myna ve ben sırayla cevaplıyoruz. Myna zaten taciz olayından dolayı kızgın babasına, yine ciyaklama tonuna ayarlanmış sesiyle:
“Gezen tavuk olsun diye saldık meydana! Akşama gelirse koyarız dolaba!”

8 Ocak 2018 Pazartesi

ŞİŞTİM!


Myna’nın bir alt sınıfı olan arkadaşı İpek geçen hafta bizdeydi. Daha önce de gelmişti ama ben o zaman Balarısı’nın doğumu sebebiyle apar topar hastaneye refakatçi olmaya gitmiştim, kızı görememiştim. Blogundan kıza rica edince tekrar gelip evimi bir kez daha şenlendirdi. İpek kim mi? theiipek  blogunun tatlı mı tatlı, benim Merida’ya benzettiğim güzeller güzeli sahibesi.
Merida, pardon İpek gittikten iki gün sonra da benim orta boy kızım, 427 Adana’dan yarıyıl tatili için geldi. 
Anlayacağınız bu aralar bahar kelebekleri gibiyim, pır pır oraya, pır pır buraya uçar gibi geziyorum.
Tansiyon ilacımı değiştirmeden önce sol el bileğim şişmişti. Hala şiş, ve ağrıyor. Doktora gittim, bileklik kullan dedi. Bu aralar elimde bileklikle geziyorum.
Hastaneye giderken ve gelirken birkaç şey gördüm. Paylaşmazsam olmaz!      


 Bu fotoyu çektikten sonra gidip ölçtüm. Neredeyse göğsüme geliyor.  Acil çıkıştan çok acil tuzak gibi. 



Bu da yine aynı binanın giriş kapısı. engelli vatandaşlar ve puset kullanan bayanlar için rampa var ama önce o iki kaldırımı aşmanız gerekiyor

Bu güzel kedicik, ki kendisi pek güzel bir hanımdır. her sabah Ejderha okula gitmek için kapıyı açtığında yerinden fırlayarak hem kendisi korkuyor, hem Ejderha'yı korkutuyor. sonra da arkasından kızı okula uğurluyor.


Evimden görünen, bir çok kereler aksiyon yaşadığımız avm'nin tabelası. 
Avm'nin hemen yanından görülen kardan beresiyle güzeller güzeli Kartepe. 

427 Adana'ya gittiğinden beri kendimi verdiğim Kore dizilerinden iki kare. Üstteki Coffee Prince, alttaki Doctor Stranger dizisinden. 








30 Aralık 2017 Cumartesi

PİYANGO TAKINTISI

Bizim evin halleri yazıma sevgili doktorum Sevda, namkör Calimero diye yorum bırakmış. Gülmekten gözlerimden yaşlar geldi. Normalde komik olmasa da benim için yata yuvarlana gülmelikti, ben de öyle yaptım.
İşin aslı şu ki İkram Bey’in ağabeyi, Fırtına namkör der ve İkram bey de benim kelime düzeltme takıntımı bildiği için her lafın ya başına ya sonuna namkörü ekler dururdu. Bir de bizim güvenlikçi namkör yerine nemkör demez mi? Şimdi bizim evde yeni trend “nemkör Calimero.”

 Haberleri izliyoruz. Aranan bilmem kaç kişinin rutin trafik kontrollerinde yakalandığı söyleniyor. İkram Bey:
“Hani beni yakalamadılar?” deyince ben telefonu kulağıma dayayıp:
“Alo? 155 polis mi? Burada bir kaçak var!” deyince adam yerinden bir zıplıyor ki evlere şenlik.
“Nemkööörrr!”

Mutfakta çalışırken bir yandan da deli düşüncelere dalmışım. İkram Bey, mutfak kapısını tekme tokat açıyor ve istediğini alıyor. Ben dalgın olduğum için gürültüden zıplamışım. Elimdeki tencereyi tezgâha sertçe vurarak bırakıyorum, adamın korktun mu diye bakan suratı evet korkmuşsun ifadesiyle ani bir mutluluk patlaması yaşıyor. Ancak bu patlama saniyenin beşte biri kadar sürüyor. Çünkü anne terliği bu sefer kocişi vuruyor. Kaçtığı salonda bacağının acıyan yerini ovalarken:
“Nemköre bak nemköre! Kocaya terlik atılır mı be?”


Yılbaşı geldi, benim kociş başladı. Kocişin birinci denemesi:
“Kim alıyor?”
“Neyi?”
“Piyango biletini?”
“Kimse almıyor. Çok istiyorsan kendin al.”
“Ben tövbeliyim. Almam!”

Kocişin ikinci denemesi:
“Hatun!”
“Efendim?”
“Nasılsın?”
“Piyango bileti almayacağım!”
“Nemkör Calimero!”

Kocişin üçüncü denemesi:
“Naber la nemkör?”
“İkram bey param yok, bilet falan alamam.”
“Hımmm!”
“Ne?”
“Ben kazancımdan senin payına düşeni vereyim?”
“Bu kadar uğraşacağına kendin alsana biletini?”
“Konuşmuyorum seninle! Nemkör n’olucak!”

Kocişin dördüncü denemesi:
“Hatun benimle çay içme fırsatı yakaladın hadi yine iyisin.”
“Ben kızlarla biraz önce kahve içtim. Şimdi çay içemem.”
“Bak bak bak! Havalara bak!”
“Ne havası be?”
“Büyük ikramiye sana çıkacak ya, şimdiden havalara girmişsin bak!”
“Baba?”
“Efendim bircik ve birinci kızım? Bilet mi alıcan?”
“Ben bilet almıycam da sen belanı alıyorsun gibime geliyor. Az daha uğraşırsan annem senin canını alacak.”
“Yok yahu! Nemkör bunlar. İyilik de yaramıyor bu nemkörlere.”

Kocişin son denemesi:
Adana’da okumakta olan ortanca kızım 427, nam-ı diğer Suzy ile konuşuyor:
“N’aber lan Adanalı?”
“İyidir baba. Sizden ne haber?”



“Hiç n’olsun işte. Ben de kaldım nemkörler arasında.”
“Ne oldu babacım? Kimseyi kandıramadın mı piyango bileti almak için?”
“Sen nerden biliyorsun?”
“E az biraz babam oluyorsun ya hani… Haliyle biraz tanıyorum seni.”
“Sen oradan bilet alıp yollasana bana.”
“Kendin alsan ya baba?”
“Olmaz! Ben tövbeliyim!”
“Sen tövbelisin ama bizi dürtüklemekten de geri durmuyorsun. Nasıl tövbe bu?”
“Ben tövbe ettim kızım, siz değil. Alın bileti, şansınızı deneyin.”
“Ben bilete para vermem baba.”
“Analı danalı nemkör bunlar! Nemkörler!”



Herkese mutlu, huzurlu, sevip sevildiği, güzelliklerle dolu bir yeni yıl diliyorum.